Ruh sağlığının artık en az fiziksel sağlık kadar önemli olduğu, eskisine göre çok daha fazla konuşuluyor ve kabul ediliyor. İnsanlar, özellikle de genç nesil, kendisiyle ilgili sorunları paylaşabilmeyi, onlar üzerinde çalışabilmeyi önemsiyor ve bu amaçla ruh sağlığı uzmanlarına başvuruyor. Ancak bu noktada sık sık şu algıyla karşılaşıyoruz: “Psikolog psikoterapi yapar, psikiyatrist hem psikoterapi yapar hem de ilaç yazar.”
Bu bir noktaya kadar doğru. Peki, acaba bir psikolog psikoterapi yapmadan da farklı yöntemlerle danışanına yardımcı olamaz mı?
Bu soruları bana sorduran şey, Türkiye ve İtalya’daki sistemler arasındaki farkı fark etmem oldu. Burada amacım hiçbir sistemi “doğru” ya da “ yanlış” olarak tanımlamak değil; sadece içinde bulunduğum iki farklı sistemin bana öğrettiklerini paylaşmak. Türkiye’de, ruh sağlığı alanında çalışmak isteyen bir psikolog yüksek lisansını tamamladıktan sonra terapi eğitimleri alıyor ve psikoterapi uygulamaya başlıyor. Ben de lisans sürecimde bu sistemi tanıdım. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) gibi temel eğitimlerimi Türkiye’den aldım ve bu yöntemleri uygulama hakkını kazandım. İtalya’ya geldiğimde ise farklı bir sistemle karşılaştım. Klinik psikoloji yüksek lisansımı tamamladıktan sonra bir yıl boyunca bir psikoloğun yanında staj yaptım, ardından bir sınava girdim. Bu sınavı geçtikten sonra bulunduğum bölgenin psikologlar meslek odasına kaydolabildim. Sonrasında da dört yıl süren sistemik ilişki terapisi psikoterapi okuluna başladım ve hala devam ediyorum. Ancak okul bitene kadar İtalya’da psikoterapi uygulamam yasak. Yine de psikolog olarak danışan alabiliyorum.
E peki, psikoterapi yapamıyorsam danışanlarla ne yapabiliyorum?
Bu soruya cevap vermeden önce şunu vurgulamak isterim: Bir psikolog, dört yıllık lisans ve iki yıllık yüksek lisans eğitiminde ne öğrenir? Lisans eğitimi öğrenciye psikolojinin temel bilgilerini ve farklı alanlara dair bir giriş yapmayı sağlar. Yüksek lisans ise (okula ve uzmanlık alanına göre değişmekle birlikte) seçilen alanda daha derin bir uzmanlık ve değerlendirme yöntemlerini öğretir. Örneğin gelişim psikolojisinde uzmanlaşan biri danışanın gelişim öyküsünü analiz etmeyi öğrenirken, sosyal psikolojide çalışan biri daha çok kişilerarası iletişime odaklanır. Klinik psikoloji yüksek lisansını tamamlayan bir psikolog ise stresin danışan üzerindeki etkisini, problem çözme becerilerinin önemini ve temel iyilik halinin nasıl destekleneceğini öğrenir. İtalyan sistemi de bunu böyle öngörüyor.
Psikolojik iyilik hali sadece bir psikopatolojinin yokluğu ile tanımlanmaz. Başka bir deyişle, kendimizi kötü hissetmemiz mutlaka bir hastalığımız olduğu anlamına gelmez. Stresle baş edebilmek, sağlıklı ilişkiler kurabilmek, iş ve okul hayatında düzenli olabilmek, ertelememek gibi faktörler ruh sağlığını etkiler. Bu faktörlerin eksikliği doğrudan bir psikopatolojiye işaret etmese de, zaman içinde psikolojik sorunlara zemin hazırlayabilir. İşte burada psikologlar önleyici bir rol üstlenebilir: kişinin hayattaki zorluklarla daha sağlıklı başa çıkmasına destek olmak. İtalya’daki sistemde psikoterapist olmayan psikologların görevi de tam olarak bu noktada şekilleniyor. Sonuç olarak, benim için bu iki sistemi deneyimlemek, psikolojinin tek bir yolla tanımlanamayacağını gösterdi. Psikoterapi kuşkusuz çok önemli ama psikologların psikolojik iyilik
halini desteklemede üstlenebileceği farklı roller de var. Belki de en önemlisi, hangi sistemde olursak olalım, insanlara iyi gelmenin birçok yolu olduğunu unutmamak.
Yanıt yok